Cuma, Ocak 07, 2011

EGO Partisi

Biraz mahçup, biraz örselenmiş ruhlarımız, gözüne ışık tutulmuş tavşanlar kadar ürkek ve sessiz bakışıyoruz. Delikanlı gibi “benim tarzım bu” diyecek olmadığı gibi bunu yiyecek delikanlı da yok aramızda, o nedenle genel bir kabulleniş ve sükunet hakim.

Gözler hızla ve çaktırmadan sıradakileri tarıyor, tanıdık var mı acaba?

Saat 22:00 Yer:  EGO Maltepe,  gazı bitmiş kalabalık bir grupla  eşofman altı makosen partisindeyiz. Hemen alır çıkarım canım, arabayla önüne kadar gidiyorum zaten hatası  ile şu an,  magazincilere makyajsız yakalanmış Ajda sendromu yaşıyoruz.

Artık kabulleniş ve kendimi ikna dönemindeyim. Bunu moda diye giyen adam var memlekette. Sahi var mı? Hala önümde 50 kişi var. Arkamdaki telefonla konuşuyor, eğer gaz tamamen bitmemişse beklemesinmiş, çok sıra varmış, bir de zaten burası kıro dolu dese dalacağım. Bu gecelik idare edermiymiş, partiyi erken terketti şanslı piç. Zaten kılık kıyafeti de bu partiye uygun değildi,  defolsun gitsin bizden olmayanlar. İnsanoğlu içinde bulunduğu gruba ne de çabuk uyum sağlıyor değil mi? Hayatta kalmak buna deniyor işte.

Önümdeki sıra azalıyor, arkamdaki uzuyor, içimi sevinç kapladı bir an. Tam bir ders niteliğinde bu gece. Aslında ne de küçük şeylerle mutlu olabiliyoruz. Buradan eşofman altı makosenli bir bilge olarak ayrılacağım.

Bunca adama, “olm gecenin yarısı EGO Maltepe binasına eşofmanları giyip altına makosenleri çekip geliyoruz çok eğlenceli olacak desek” bu katılımı sağlayabilir miydik şüphem var.

Son 2 kişi, sıra bende kasadakini gözümle onaylıyorum. Kapıya doğru koşar adımlarla giderken partiye biraz geç kalmış ancak kılık kıyafeti uygun bir eşofman altı makosenli kapıdan hızla giriyor. Gözlerimiz teğet geçiyor. Ben kaçarak uzaklaşırken parti onun için yeni başlıyor. 

Bidaha böyle çıkanı...

Salı, Kasım 17, 2009

İnsan gribi...


Şimdi kafası karışanlar için geliyor, ben seni ellerin olasın diye mi sevdim, diye mi sevdim.

Gidiyorsun eşin, dostun, çoluğu çocuğu olanın  kafası rahat etsin diye, yaptırıyorsun testi, negatif, yok ama gripsin, geberiyorsun belli,  soruyorsun 17 yıl okumaktan beyni sulanmış doktoruma,  e çıksaydı ne olacaktı? Semptomatik tedavi. Zaten diyor %80 olasılıkla doğru test.  Aklıma yine o meşhur laf geliyor;  Olm sen ya sayı saymayı bilmiyorsun ya hiç dayak yememişsin.  %20‘ nin ne olduğundan haberin var mı? 

Olayın matematiğini  bir tarafa bırakıp doğru olduğunu varsayıyorsun. Aksi  halde bu noktadan ileri gitmek için katırlara ihtiyaç duyulacak , zira burada doktorumuz açısından yol bitiyor.  İki seçenekten efendi olanını seçiyorum. Semptomatik tedavi nedir bu durumda? Bildiğin grip tedavisi.  E çıkmadı şimdi ne olacak? Yine semptomatik  tedavi ama bu  çok daha semptomatik.  

Ulan belirtiler aynı zaten dalga mı geçiyorsunun üzerine kafa atmamak için kendini zor tutarak ve sigortasız ve kemiksiz bir nakit  45 milyonu, domuz gribi olduğundan %80 ihtimalle emin olduğum bankodaki adamın ellerine saymış  çıkarken, soruyordum kendine ulan ben bu b.ku niye yedim o zaman diye!

Biraz ateşim düşünce anladım; Fenerbahçe dünya para verip Roberto Carlosu getirdi, sonra verdiği paranın yarısını forma satışından bir anda geri aldı ya, e bu kadar aşının parası da benim gibi salaklardan çıkacak! Benim gibi derken hastaneye başvuranların sayısı en son 13 milyondu! 

Aferim Aziz Yıldırım, aferim sağlık bakanı, aferim seni seçenler. Kel başa şimşir tarak olacak değildi elbet!

Hadi hepimize geçmiş olsun, yeni değil bildiğin faranjit...

Çarşamba, Ekim 21, 2009

Bir garip mırıldanmalar...


Beni takip etmekten vazgeç,
Takip edildiğimi sanmam 

her ne kadar benim sorunumsa
Ediyor olmak senin ahlaksızlığın.
Yıllardır uğraştığın yatırımın
Karşılığını alamamış gibisin.


Salı, Ekim 13, 2009

Fikir ucu iltihabı



Bir süredir yazamıyorum.

Yazmaya değer birşeyler bula
madığımdan mıdır, herşeye karşı zaman zaman hissettiğim kayıtsızlık ve bıkkınlıktan mıdır, yazdıklarımın çoktan yazılmış olmasından mıdır, zaten söylenmişe yeni bir yorum veya tarz getiremeyecek olduğuma olan inancımdan mıdır bilemiyorum.

Buna fikir ucu iltihaplanması diyelim, herkes ne isterse onu anlasın.

İyileşmeyi bekledim...


Yazdıklarımı tekrar okuduğumda keşke iyileşmeseydim diyebileceğime inanıyorum ama yine de bu salak özgüven –ki salaklıkla doğru orantılı olduğundan şüphem yoktur- sayesinde kendimi bir yazın suçunun henüz başlangıcında kendi cezasını kesen Dostoyovski gibi hissediyorum.

Konuya dönersek;

kendimi katetonik gibi hissetmek suretiyle yeni bir camiaya gireceğime canı gönülden inanmıştım. Akış diagramına bakıldığında ve özetlemek gerekirse suça hazırlık, uygun anın beklenmesi ve suçun hunharca işlenişi için yaklaşık şöyle bir güzergah izlemek gerekiyor:

Önce algılarınızdan şüphe etmeye başlarsınız. Yeterli veriyi toplayamadığınıza ya da toplanan veriyi yorumlayamadığınıza olan inancınız daha birinci seansta tavan yapar, tüm gücünüzle iyi, faydalı ve hatta şahsına münhasır bir insan olduğunuza dair direnç noktanız doğrudan gelen satışlarla yerle bir olur. Dibe vurulunca zemin tartan değilse daha iyi zıplanmaz. Bu secret saçmalığının uzantısı, iyi olalım iyi olsun herşey düşüncesi, halamın bıyıkları olsa durumundan biraz hallicedir, ki halamın bıyıkları zaten bulunmaktadır ama ne hikmetse bir türlü amcam olamamaktadır.

"Ben kimim?", "ne yapıyorum?", "amacım ne?" öldüren monologlarına kadar uzanan ancak iç kulvardan ve sağrısında “çekip gitmeliyim lan buralardan” cümlesinin zorladığı bitkin düşüren bir son dörtyüz geçirirsiniz. Tüm bu debelenmeler (edebi olsun diye devinim de denebilirdi ama anlamı tam vermiyor) sonunda belki de sonucu varış hakemleri belirler ama siz hala bi b.k belirleyememiş olursunuz.

Özetle belirleyebildiğim tek şey, bir tür beyin mastürbasyonu olduğuna inandığım yazmak eylemine geri dönmem gerektiği oldu. Dönüşüm muhteşem oldu diyemem ama çaba gösteriyorum kendimi memnun etmek için. Sizin bir memnuniyet zorunluluğunuz olmadığından rahatça okuyabilir, eleştirebilir, arkamdan atıp tutabilir, ne anlaşılmaz metinler ustalığımı, ne kafa mikserliğimi, ne milyarlık eşekliğimi (yenimahalle altyapı) bırakabilirsiniz.

Yazılı bir metne cevap ya da yorum ancak yazılı verilebileceğinden -en azından ben öyle olması gerektiğine inanıyorum- ortak paydamız hiç değilse yazı olacaktır.



Bu bile iyi bir başlangıç bence...


Çarşamba, Temmuz 05, 2006

35

Tutkuyla bağlanmak için birinin içine girmek değil, kendinin dışına çıkmak gerekir. (Altay ÖKTEM-İçimde Bir Boşluk Var)

Deli olmak kolay, saçma bilmek lazım. (Atasözü)

Cahit Sıtkı Tarancı`nın "yaş 35, yolun yarısı" gibi iyimser bir tahmin yaptıktan sonra, kalan yolun yarısını bile göremeden 46 yaşında hayata veda etmesi, Allah`ın şiirleri de yeterince ciddiye aldığının bir göstergesi değil midir?

Evlilik sapık ideolojisini, iyice kafasına yerleştirmiş bireylerin "benim artık kopmam lazım" noktasına gelinceye dek geçirdikleri evrime, sitemle ve hayretle karışık bir göndermedir...

a) Ruh ikizimi buldum. Bu çiftler yan masada kahve yudumlamaya çalışan bana ve çevresinde onları dinlemek zorundaki herkese eziyet bir muhabbet içindedirler. Hemen her konuda benzer düşüncede olmayı bir marifet sandıklarından, birbirlerinin konuşmalarını "ben de, ben de", "kedilere ben de bayılırım", "ne de çok ortak yanımız var" nidalarıyla keserler. Ortak sanılan yanların, öküzün ölmesi ile o kadar da "ortak" olmadığı anlaşılır ve tabi kardan hisseleri nispetinde pay alırlar. Beden ikizinizle karşılaştığınızda onunla yaşamaya çalışmak ne denli anlamsızsa, bu da o denli anlamsızdır.
b) Çok farklısın, çılgın seni! Yıllarca kendini didiklemiş ve aynada gördüğü kişiden sıkılmış bir insanın, farklı bir kişiliği görünce tüm değer yargılarının tepetaklak olması durumudur. Tüm insanların yaşama biçimlerinin benzer, düşüncelerinin aslında çok da farklı olmadığı saçma düşüncesine uzun yıllar kendini inandırmış bireylerde görebileceğimiz, temelde nevrotik bir duvara toslama hadisesidir. Kişi, ilk karşılaşacağı farklı kişiliğe aşık olma eğilimiyle donanmış, eğile eğile gezmektedir. Şanslı kişiliğin uzun uzadıya uğraşmasına gerek yoktur, arayış içindeki birey ruhuna ninniler söyleyecek pop starını aramaktadır. Pop star yaratmak kolaydır, bırakınız rahvan gitsindir artık.
c) Ya herro, ya merro! Taraflardan birinin olayı olmazsa olmaz noktasına sündürmesi sonucu, seve seve yapılan bir eylemdir. Daha fazla açıklamaya gerek görmüyorum.
d) Neden para vereyim? Bu dahiyane fikre ve üst bilince ulaşmış bireylerin, eve hizmetçi veya alışverişe sponsor bulma kaygısıyla gelip gelebilecekleri son noktadır. Evlilik bir ticarethanedir, girenler ve çıkanlar vardır. Herşey "gün sonu" alınmak üzere kaydedilir, bu sırada Bodrumdaki yazlık unutulmaz.
e) Ben bu ruhu eğitebilirim sanrısı. Hiçbir ruhu eğitemezsiniz, sadece "size öyle gelmektedir."
f) Yaşlanınca yanımda birisi olsun bakıcı psikozu. Bilinçsiz yatırım olarak özetleyebileceğimiz bu davranış biçiminde birey, yaşlanarak ve yatağında paşa paşa öleceği saçma düşüncesine kendisini inandırmış, Türkiye`de yaşadığını unutmuş gibidir.
g) Aşık oldum galiba! Ünlemle bitip, içinde soru işareti barındıran bir cümleden kimseye hayır gelmez ama biz gene de önyargılı olmayalım. Henüz tanımı bile yapılamamış, kimyası belirlenememiş, ot-bok ikileminde gidip gelen bu olgunun bağlayıcılığından şüphe duymayız hiçbirimiz. Gerçek şu ki; aşık olabilme potansiyeli her şartta sıfırın çok çok üzerindedir. Bu durumda ben "size güveniyorum" ya da başka bir deyişle "size hiç güvenmiyorum".
h) Artık daha bilinçliyim, olaylara daha soğukkanlı yaklaşabiliyorum. Evlilikte daha sıklıkla, ikinci veya "gold-plus" seviyesine ulaşmış bireylerde görülen meditasyon sonrası dinginlik ya da fırtına öncesi sessizlik halidir. "Bu sefer jubile yapıyorum galiba" duygusu egemendir. Ben dördüncü jübilesini yapan birini tanıyorum mesela.
i) Çevremde bekar kimse kalmadı, geç mi kalıyorum acaba? Evet, geç kalıyorsunuz, neye-nereye-kimlere geç kaldığınız konusunda söyleyebileceğim en kısa cümle aynı anda iki yerde olamazsınız elbette. O zaman yerim ben böyle quantum teorisini.
j) Çocuk istiyorum ne yapayım. Çocuk istiyor olmanız, yolda gördüğünüz her çocuğa "aman da aman ne şirinmiş" edasıyla sarkmanız, cocuğunun bir yabancı tarafından kurcalanmasını önemseyip önemsemediğini buradan ve henüz bilemediğimiz anne tarafından bile hoşgörülebilir belki. Ancak şunu söylemeden geçemeyeceğim: Hayatınızın merkezine oturttuğunuz bu sabit fikri, normal şartla altında ve 1 atmosfer basınçta, "anne/baba olmak istediğiniz kadar karı/koca olmak da istiyor musunuz?" rahatsız edici sorusuyla takviye etmenizde fayda var. Sizi kutsal amacınıza götüren yol, az biraz şose olabilir.
k) Yukarıdakilerin hepsinden azıcık ya da hiçbiri. Hiçbiriyse bu kadar deli saçmasını boşuna okudunuz ama hepsiyse allah bi yastıkta kocatsın!

IT sektöründe "pdf-man" diye bir terim vardır. "Pratikte hiçbir tecrübesi olmadığı halde, sadece ürünlerin broşür ve teknik dokümanlarını okuyarak o ürünleri bildiğini ve bu konuda ahkam kesmeye yetkili olduğunu sanan insan profili" şeklinde özetleyebilirim. Mutfağa hiç girmemiş ahçı, hayatında futbol oynamamış futbol eleştirmeni, yüzme bilmeyen su topu hakemi ve hemen her gün hayatımızın kirişlerine teğet geçen, "yaşamak" nedir bilmeyen ancak yaşamın size getirdiği olumlu-olumsuz her yeni durumla ilgili en az bir fikri ya da yargısı olanlar, aynı kalkındırma ve güzelleştirme derneğine üyeler. "Bir konu hakkında yorum yapmak için illa ki o veya benzerini yaşamış olmak gerekmez, tecrübelerden ders alınabilir, teoriden pratiğe giden bir yol mutlaka vardır ve o yoldan üstü açık bir arabayla, fazla da basmadan 4 saatte inilebilir güzel yarınlara" fikrine bizim onları tersine asla ikna edemeyeceğimiz kadar inanmışlardır. Oysa onların yaşadığı hiçbir anı bana ait değildir. Elin tecrübesiyle gerdeğe girmeye kalkıp, bunları genel geçer kurallarmış gibi size dayatmaya çabalayan, bilmişlik taslamayı kendine görev edinmişlere, benim de naçizane bir çift lafım olacaktır: Boşuna yormayın kendinizi, siz giderken ben dönüyordum!

Boş bir kağıdın ince damarlarında akan kandır belki kaybettiğiniz anneniz, babanız, dedeniz, bir uzak akraba ya da sevgiliniz. Bir bitkinin köklerinden hayat bulmuş, sızmıştır bu kağıda şüphesiz. En ölçülü reenkarnasyon bu değil midir sizce de. Üzerinde hiçbirşey yazmasa da, sırf bu yüzden belki, bütün kağıtları seviniz!

Perşembe, Haziran 15, 2006

Karate Kid

- Ey hayat o kadar çok yaraladın ki bizi. Üstelik adil bir dövüşte olmadı çoğukez, bel altına vurmaktan hiç çekinmedin kazanmak uğruna. Hep tedirgindik ve mücadele etmeden olmuyordu hiçbirşey, hiç saha avantajımız olmadı bizim ya da hükmen galip gelemedik koca bir ömürde, ertesi gün hangi göllere dökülecek akarsularımız, bilemedik hiç. Sabahın alacasında çalan telefonlar kalbimizi tekletti, gidilen yollar dönülmeyebilir kuşkusunu barındırdı içinde gizliden, başkasının başına gelebilecek şeylerdi hep onlar, bizim ağzımızda eğreti dururdu, şimdi düşünmemeliydik bunları, nerden aklımıza geliyordu kimbilir. Rahat bırakmadın hiç zihinlerimizi, sinirlerimizi, ayaklarımızı, ellerimizi. Sen kazandın işte yine, yaralıyız hepimiz ve karşı koyacak gücümüz kalmadı hiç. Gel, gel de yap artık son vuruşunu, kollarımızı açtık bekliyoruz bak!

- Pollyanna seni optimist fahişe. Ormanda tecavüze uğradığında da aynı yorumları yapabilecek misin çok merak ediyorum. En azından pozisyon sayısının azlığı bir teselli olabilir mi senin için "Bu işte de vardır bir hayır" sado-mazo felsefenin çökmesi için başınıza gelebilecek en büyük felaket nedir ve ondan sonra size artık "siz" diyebilir miyiz? İnsanın başına gelebilecek en büyük felaket; ancak bir sarışında bulunabilecek eşsiz kavrayış ve salak dinginlik haliyle kendi F-Tipinde mutlu mesut yaşamasıdır ve beynimizi hiç zorlanmadan tahmin edebileceğimiz gibi bunda hiç bir "hayır" yoktur!

- Sıradanlık aldı yürüdü. Bu sıradanlığı kamufle etmenin en kolay yolu, anlaşılmaz bir giz perdesine bürünmek. Anlaşılamayan yukarıdadır, üstündür ezikliğiyle hiç de haketmeyenelere saygılar sunuyoruz. Böyle güzel bir tespitle, "Ağır ol da molla desinler", şiar edinmek için doğru seçilmiş bir atasözü elbette. İçinde biriktirdiği patlamaya hazır soru ile panelde kıvranan ama salaklık bildirisine gerek yok korkaklığıyla, o eli asla yukarı kalkmayan ve kalkması da mümkün olmayan bir ordunun neferleriyiz. Ağırız biz, molla demeseler de olur!

- Ünlü varoluşçu Jean Paul Satre evrensel ve eşsiz felsefe kitabında bireyler için özetle "herkes kendi olduğundan sorumludur" demektedir. Bu felsefenin doğruluğunu kabul edersek ortaya ilginç insan profilleri çıkıyor ve bunların tamamen kendi yaratıcılıkları olması en azından bir "helal olsun sanayı" hakediyor!
Gerçekten de "olduğumuz kişiden" sorumlu muyuz? Cevaplanması çok güç bir soru bu. Mesela beni ele alırsak, "şu andaki ben"den hiç memnun değilim. Felsefenin beni en çok zorlayan yanı şu ki; şikayet merci de kendimim. Kimi kime şikayet ediyorum; torpil geçmem kaçınılmaz bu durumda. Satre abim, doğuştan gelen dezavantajların nasıl aşılacağına dair hiçbir kelam etmezken sadece ruhsal ve entellektüel durumumuza gönderme yapıp suya sabuna dokunmadan ortada kuyu var yandan geçmektedir. Temel felsefe olarak zorlukları aşmak için mücadele etmenin ve kendine yatırım yapmanın gerekliliğini kabul etmekle birlikte, "hıyar" olmayı seçmiş birine ne kadar sevecen davranabilirim onu düşünüyorum songünlerde kara kara...

Salı, Haziran 06, 2006

Kaç yumurta kaynatabilirsin?

- Öğrenci seçme ve yerleştirme merkezi sadece ismiyle bile amacını yeterince belli etmiyor mu, yoksa ben mi çok fesatım ?
- Yıllarca sinir olduğum, hiç araba geçmezken her ne hikmetse sonradan semtin en işlek caddesi haline gelen sokakta binbir güçlükle duraksayarak oynadığımız maça, ellerinde alışveriş torbalarıyla dalan, birkaç kişiyi hiç de zarif olmayan hareketlerle çalımladıktan sonra kaleciyle karşı karşıya kaldığı anda öküz gibi abanarak, topu zaten yokuş aşağı uzanan sahanın en dibine şandelleyenlerin yaşındayım nihayet. O günlerde büyüyünce bu iğrenç amcalardan olmayacağıma dair kendi kendime söz vermiştim. Ama şimdi iyi bir top gelirse dayanamam gibi geliyor ?
- Her kıyı, biraz da karşı kıyıdır aslında...
- Doktor hastasına 3 dakika ömrü kaldığını söyler. Hasta şaşkın haykırır "ne diyorsun doktor, 3 dakikada ne yapılır?", doktor gülümseyerek cevap verir "yumurta kaynatabilirsin." Komik mi? Bence değil, sence de değilse neden sürekli geri kalan hayatımda kaç adet yumurta kaynatabilirim diye hesaplıyorsun?
- Hugo oyununda bir efsane haline gelmiş, kaybettikten sonra Hugo' nunda .... koyiiim, senin de .... koyiiim lafını söyleyen çocuğun yüzünü görmek kısmet olmadı hiç. Venezuellada yaşanan gelişmeler sonrası, bu olay her aklıma geldiğinde nedense o çocuğun yüzünde corç dabilyu buşu görüyorum. Normal olsa gerek :)
- İki değişkenli ilişki fonksiyonunda değişkenlerden biri (adıyla çelişme pahasına) sabitse o fonksiyonun sürekli olma ihtimali yoktur, ikisi de sabitse fonksiyona gerek yoktur.
- Sevdiklerimden sevmediklerimi çıkarınca ben kalsam keşke...
- Prag havaalanında -tesadüfen- sevgili Haydar Dümen hocamızla beraber valizlerimizin gelmesini bekliyorduk ama bir türlü gelmiyordu allahsız valizler. Uzunca bir süre bekledikten sonra, "hocam valizlerimiz geç geliyor yoksa bizde bir sorun mu var" diye boktan bir espri yapmamak için kendimi sıktığımı hatırlıyorum. Bunu niye anlattım şimdi? Keşke hiç sıkmasaymışım, görüyorum ki komik olamayacakmışım zaten, bu kalibrede ciddi soru soran adam varmış memlekette...